Yarın, yani 2 Nisan, aslında sıradan bir gün değil. Bu tarih, “Bir Şey Almama Günü” olarak ilan edilse yeridir. Çünkü bu eylem, alışık olduğumuz geleneksel boykotlardan farklı bir yöntem öneriyor. Ne belirli bir markaya, ne de bir sektöre uzun soluklu bir ambargo değil. Tam tersine, çok kısa vadeli, basit ama etkili bir duruş: Sadece 24 saat boyunca hiçbir şey satın almamak.
Amaç net: O gün tek bir POS makinası, tek bir yazar kasa bile çalışmasın. Bu şekilde, ekonomik krizin yalnızca istatistiklerde değil, sahada da somut bir biçimde ölçülebilmesi. Tepki gösterenlerin sayısı, gücü ve kararlılığı, bizzat verilerle görünsün.
Bu tür bir eylemin bir başka anlamı ise pasif direnişi görünür kılması. Sivil itaatsizlik yoluyla hegemonik düzene bir tür sessiz ama etkili bir meydan okuma. Çünkü ekonomik krizler yönetilebilir. Gerekirse, milyarlarca dolar bir gecede harcanır. Ama meşruiyet krizi kolay kolay onarılamaz. Bugünün esas problemi de zaten bu: Ahlaki ve vicdani meşruiyetin kaybı.
İktidarın, farklı kesimlerden gelen boykot çağrılarına neden bu kadar sert ve yaygın bir tepki verdiği tam da bu yüzden. Çünkü böylesi bir direnişin genişlemesi durumunda, iktidarla hiçbir şekilde bağlantısı olmamış ya da nemalanmamış bir sermaye grubu bulmak neredeyse imkansız.
Düşünün, bu boykot genişlese, en başta AKP kadrolarını 2001 krizinin ardından iktidara taşıyan, sonrasında dünyanın en zengin 200 ailesi arasına giren ama her özel günde laiklik videosu paylaşmayı ihmal etmeyen Koç ve Sabancı grupları; ardından TÜSİAD ve diğerleri… Hepsi bu düzenin paydaşları. İşte tam da bu yüzden bu tür bir pasif direnişin iktidarı neden bu kadar ürküttüğünü anlamak zor değil.
Bir yanıt yazın