Bosch’un “köpek annesi” temalı reklam filmi etrafında başlayan tartışma ve RTÜK’ün inceleme kararı, ilk bakışta bir reklamcılık meselesi gibi görünebilir.
Ama değil.
Bu mesele, Türkiye’de ifade özgürlüğünün; yaratıcılığın, yaşam biçimlerinin ve en önemlisi insan olma hâllerinin hangi kalıplara sıkıştırılmak istendiğini gösteren çok daha büyük bir fotoğrafın parçası.
Bir reklam filmi üzerinden yürüyen bu tartışma, aslında şunu soruyor:
Kim anne olabilir?
Kim sevgi kurabilir?
Kim bağlanabilir?
Kim makbul kabul edilir?
Ve en önemlisi: Hayatın olağan akışını kim tanımlar
“Değer Erozyonu”
Bugün azalan evlilik ve doğurganlık hızının; artan boşanmaların, yaşlanan nüfusun ve “erozyona uğrayan” geleneksek aile yapısının tek nedeni, kedi ve köpek sahiplenip onlara evladı gibi bakan bireyler mi gerçekten?
RTÜK’ün gerekçelerinde geçen “değer erozyonu”, “ticari kaygılarla sıradanlaştırma” ve “hayatın olağan akışına aykırılık” gibi ifadeler, hukuki olmaktan çok ideolojik bir zemine oturuyor.
Çünkü bu cümlelerin arkasında basit bir mesaj var:
“Bizim tarif ettiğimiz aile, annelik ve yaşam biçimi dışında kalan her şey sorunludur.”
Oysa hayat böyle işlemiyor.
İnsan sadece biyolojik bir varlık değil. Bağ kuran, emek veren, sahiplenen, seven, yas tutan, özleyen ve anlam üreten bir varlık. Bu yüzden anneliği yalnızca doğurganlık üzerinden tanımlamak, bakımı, özveriyi, fedakarlığı, şefkati ve dahi ebevynliğin getirdiği bir çok diğer unsuru genetik bir zorunluluğa, aidiyeti biyolojik bir protokole, emeği de yalnızca doğumla başlayan bir ilişkiye indirgemektir.
Zira sosyolojide “chosen family” (seçilmiş aile) olarak adlandırılan kavram, kan bağının her zaman aidiyetin en güçlü formu olmadığını savunur. Bu yüzden mesele bir reklamın yayından kalkıp kalkmaması değil. Mesele, hayatın çok sesli gerçekliğinin tek tip bir “makbul hayat” şablonuna zorlanmasıdır.
Reklam Tartışmasından Kimlik Hedef Göstermeye
Daha da vahimi, tartışmanın kısa sürede reklam eleştirisinin dışına taşması oldu.
Bir reklam içgörüsünü tartışabilirsiniz.
Yaratıcı fikri beğenmeyebilirsiniz.
Marka stratejisini yanlış bulabilirsiniz.
Bunların hepsi meşrudur.
Ama bir işi, onu üreten insanların etnik kimliği, inancı ya da kökeni üzerinden hedef almaya çalışmak çok tehlikeli. Hele de Türkiye reklamcılığının hafızasında yeri olan kurumları ve insanları bu şekilde hedef göstermek, yalnızca onlara değil, bütün sektöre de verilen bir mesaj olarak okunmalı:
“Çizdiğimiz sınırların dışına çıkmayın.”
Yaratıcılığın Üzerine Çekilen Görünmez Perde
Bu kararın sektöre söylediği şey de çok net:
Daha az risk alın.
Daha az gerçek hayat anlatın.
Daha az farklılık gösterin.
Daha az insan olun.
Oysa reklamcılık, tam da hayatın içindeki değişimi, dönüşümü, kırılmayı ve yeni anlam alanlarını yakaladığı zaman değerlidir. Bazen sevdirerek, bazen düşündürerek, bazen güldürüp, bazen de rahatsız ederek dikkati çeker.
Reklam yalnızca ürün satmaz.
Bazen toplumun aynası olur.
Bazen görünmeyeni görünür kılar.
Bazen de herkesin bildiği ama yüksek sesle söyleyemediği bir duyguyu sahiplenir.
Bugün mesele sadece Bosch değildir.
Mesele sadece RTÜK değildir.
Mesele sadece bir reklam filmi değildir.
Bugün mesele, yaratıcı endüstrilerin nerede duracağıdır.
Umarım markalar, ajanslar, stratejistler, akademisyenler, iletişimciler, meslek örgütleri, yayıncılar, yapımcılar bugün bu konu karşısında aldıkları pozisyonla, yarının iletişim dünyasını şekillendireklerinin farkındalardır.
Risksiz. Ruhsuz. Tek tip. Onaylı. Steril. Hayattan kopuk, yaratıcılığın yerini talimatnamelerin aldığı, içgörünün yerini ideolojik kontrolün tuttuğu, markaların da sadece güvenli cümleler kurabildiği bir iletişim düzenine karşı meslek örgütlerinin harekete geçip geçemeyeceğini merak ediyorum. Bu yüzden meseleye “bir reklam yasağı” diye bakamıyorum.
Bu, kimin hayatının görünür olmaya değer bulunduğuna dair bir tartışmadır.

